Başlarken…

3

 

“Yağmur geliyor yine, yıldızları sıkı tut!”…

Adı Yavuz Doğan.

Asırlardır içi boşaltılan ve nihayet son yüzyılda iyice müzelik mumyaya çevrilip bir de “garâbet ehli” ve “ikinci pörsüyen”lerce sağına soluna bıyık, keçi sakal, kemik çerçeve çizilen Türk şiirinin son dönemdeki “öze dönük” kurtuluş reçetelerinden.Bana hep “niye ölçü şiiri yazıyorsun” diye soranlara geniş kuturlu cevaplar vermek yerine tek başına onu gerekçe gösterebilirim. Vay efendim işte parmak hesabıyla şiir yazan fareli köyün kavalcılarından şiir kurtulmalı da, vay efendim aruz yazdığını zannedip aruzun dışında her şeyi yazan şapka meraklısı mirasyedilerden Türk edebiyatı çok çekti de, vay işte tüm bunları kendi çukurlarına gömmek için uzun soluklu yeni bir edebî nizama ihtiyaç var da… Geçiniz. Bendenizin öteden beridir izahına gayret gösterdiğim tüm bu tezleri Yavuz Doğan ismi kendi başına kaideleştirmeye ve konusu dışında her şeyin uzmanı olan akademik ütücüleri ictimaya çekmeye yetkindir ve bunun da en büyük delili aşağıdaki metne konu olan eseridir.Kitap çıkardı, adı İntihar Mektupları. 192 sayfa, 99 şiirlik bir hazine. Yahu “evli barklı adamsın, kime, neyi, niye yazıyorsun; yengem duysa çatını budunu ayırır” dedim, dinlemedi. Allah sonunu hayretsin.Eee, nasılsa akrabandır, pek tabii yazarsın, översin diyeceksiniz. Doğru, Yavuz akrabamdır ancak ilk batından anca anca Nuh oğlu Yafes’e rast gelir hoşaf bulaşıklığımız. Yani o derece yakınız. Övme konusunda ise hani avcı milletinin “çalıdan babam çıksa vururum” demesi neyse özellikle şiir meselesinde bendeki bakış zaviyesi odur. Zira millî kimliğimizi bu kadar iyi yansıtan bir şiir olgusunun rakımsız iltimaslara kurban edilmesi her ne kadar o rezilliği icra edeni bağlıyorsa da ileri safhada bu rezalete göz yuman her sanat sevdalısının umrunda olmalıdır. İşte bu yüzden övgü-mövgü bu yazıda olmaz, olan şey anca durum tespitidir, çalının arkasından çıkan tavşan modeli üzerine ise ne diyorsak odur. Hele şiiri bilmeyen kravatlı-kravatsız bunca cücük tıynetlinin fırıldak olduğu şu mecrada şiiri bildiğine inanan bir adam olarak Barış Doğan’ın Yavuz Doğan’ı anlatmaması idamlık suçtur.

Bildik ki aşikâra sır olmuş bir gerçeğin
“Ol” diye emrettiği huzurda diz çökülür
Bildik ki karanlığa meyletmiş bir çiçeğin
Yapraklarından önce dikenleri dökülür

Efendim, “Allah aşkına yazmayın” dediğimiz şiir hortlakları ve kafiye gulyabanilerinin fink attığı, mide gurultusu videolar eşliğinde ve tenyasal yorumlar altında birbirlerini cilaladığı sosyal lunaparkların nazar-ı itibariyesi sanırım Yavuz Doğan’ı ünlü yapmaya pek yetmez. Zira bir defa arkadaş etek değil, pantolon giyiyor. Ayrıca ağzında salyalarla partizanlık peşinde değil, dernek başkanlığı, duayen, fasa-fiso olma derdi yok ve ayrıca ona buna da tezgâh altından destek atmıyor. O yüzden işbu yazının müessiri kalender kendini tek bir şeye mecbur hisseder ki, o da şiirin şiiri bilmek dışında her şeyi bilen develerce parsellendiği bu sahada Yavuz Doğan’ın bu emek ve kabiliyet güneşinin parlamasına tiyatro mübaşirleri gibi arka plandan “perde” diyerek katkıda bulunmaktır.

Ve:
“Perde!”

***

Giriş her zamanki gibi içimizde söndüremediğimiz insan sevdası. Ki yaratılanda yaratıcıyı bulma arzusu her yüce gönüllünün vazifesi. Ve işte Yavuz’un gönlünü verdiği kutlu nizamda da elbet yine insan var. Aman sende diyeceksiniz, o insan her yerde var. Doğru, ancak sizin insan dediklerinizi biz gayet tüketilmiş şekilde artık ikinci-üçüncü sayfa haberlerinde görüyoruz. Tabii sayfanın sol tarafındakiler ayrı, sağ tarafındakiler ayrı telden çalıyor. Kastettiğimiz başka bir şey. Başka bir duyuş, başka hissediş. İnsanda mutad olanı değil, öte bir şeyi aramak. Belki insana o mührü vereni aramak. Ve insanca aramak. Gerekirse karanlığı sevmek, ışığı anlattığı için:

Oysa biz olmayanın olmasına beş kala
Zamanı çeyrek geçen bir ânı yaşıyorduk
Oysa biz aydınlığa yalnızca güneş kala
Karanlığı sırtlanıp umuda taşıyorduk

Oysa biz kırılmanın anlamını yok sayıp
En beyaz elbiseyi dikmiştik siyah için
Oysa biz gökyüzünün her halini kutsayıp
Karanlığın kahrını çekmiştik sabah için

Cahit Sıtkı tabiriyle bir hırsızlığın müebbetliğini çekmek için savrulduğumuz bu âlemde bir uyku arasındaki rüya hali ile mi varız, yoksa sürekli uyanıktık da dünyaya indirildiğimiz sırada mı uyuduk, belli değil. Bu dediğim şey sadece bu yazıyı okuyanlarca değil, tarihin başlangıcından beri insanın meçhulü. Yavuz’un hayalini düşlediği dünya tasavvurunda da onun aldatıcılığı işte böyle önemli bir yer tutar.

Oysa ömür bildiğim arşı gezen bir sarhoş
Her eşiğe yüz sürer kinle hatır arası
Aldığım tüm nefesler terk ettiğim kadar boş
“Yaşadım” dediklerim iki satır arası

Şimdilik yaşıyorum en ölmemiş sağ kadar
Ölüm çek git başımdan, derdim zaten dağ kadar

Şimdi sen köhne dünya; ruhu kaybolmuş kukla
Madem kuytularında gezdiğimiz duvarsın
Gel de yarattığımız intiharı tutukla
İmzamızın üstünde isim yazmasın varsın
Bil ki sen bizim seni gördüğümüz kadarsın

Özellikle “Gel de yarattığımız intiharı tutukla” sözüne dikkat edin. Bu bile kendi başına öyle ansiklopedilik bir hazinedir ki hani ona buna ve özellikle kadına kıza yaranabilmek, onlara şirin görünebilmek adına şiir tahlilleri yapıp duran tenten şekilli akademik hörgüçlüler sadece şu mısraı okusalar meslekî namuslarını hatırlayıp hicaplarından belki hüngür hüngür ağlarlardı.

“Gel de yarattığımız intiharı tutukla!”

Hey ki hey!

***

Devamla.

Kimlik tespiti her eşref-i mahlûkta olduğu gibi Yavuz Doğan’da da şekillenmiştir. Ne olduğunu da ne olmadığını da bilmek davası İntihar Mektupları’nın muhtelif bölümlerinde sık sık kendini gösterir. Tabi bu gösterim, Yavuz Doğan’ın kelime oyunlarıyla başka bir estetik lezzete bürünür:

Sahi kim anlayacak nereye baktığımı
Neyimi görecekler hayatın balkonundan
Hangi çölden yol alıp nereye aktığımı
Okumak mümkün müdür bir romanın sonundan

Çünkü ilk gençliğimi yeni uyutmuş gibi
Çırpınır yüreğimde gözleri kör bir yumru
Çünkü haram bir lokma çiğneyip yutmuş gibi
Takılır boğazıma hasret denilen yumru

Sahi kim anlar beni, kim nereye gitti der
Kim ardından gözyaşı döker bir meczup için?
Kim attığım adımı sessizce takip eder
Adresi bilinmeyen pulsuz bir mektup için?

***

İnsandaki sonu gelmez arayışın nirengi noktası kendisini aramak, kendini tanımaktır. Kelam-ı Kibar’ın en derin incilerinden “men arefe nefsehu” sırrı da Yavuz Doğan’ın kitabında maziye duyulan özlemle birlikte sıkça karşımıza çıkar.

İsmim yok! Soyismimi yıllar önce kaybettim
Gölgem beni taşıdı, bense gölgeme yettim

Körlere ayna sattım, ne çerçeve var ne cam
Çünkü görmeyen gözün baktığı yerdi yaşam

Belki de bu sebeple mavinin tüm tonları
Çocuk sevinçlerimin yorulmuş faytonları

***

Maziye duyulan özlem ya… Kirlenmemişliğe, el sürülmemişliğe, günahsızlığa olan hasret. Her gün daha bir islenen gökyüzünde güneşleri kırparak yıldız yıldız serpmek kötülüklerin üzerine…

Meğer kar beyaz değil, meğer gün karanlıkmış
Susuzmuş yatakları çağlayan nehirlerin
Meğer sevdalar yalan, meğer aşk bir anlıkmış
Yağmuru ıslatmazmış riyâkar şehirlerin

***

Mazi hasreti ve kirlenmemişlik özlemi bazen öyle bir raddeye gelir ki her nezih yaradılış gibi Yavuz Doğan da buna isyan eder ve düzenin şarlatanlığına sessiz kalamaz. Ama bu isyan henüz dış dünyaya haykırılmaz ve şair kendi kendisiyle söyleşir durur:

Yalnızmış koca bir semt serseriymiş yıldızlar
Sokakları çıkmazmış yürüdüğüm yolların
Köşesinde beklermiş haramiler, hırsızlar
Ardından düşlerimi sürüdüğüm yolların

Sonra uzunca bir hayıflanır. Devamında yerinden doğrularak bu soysuz nizam karşısında geceye haykırmaya başlar:

Ödülü aşk olurken karanlığa tapmanın
İsmine günah dendi artık gönül yapmanın

Ve nihayetinde artık Yavuz, insan sevgisinin sadece savunmayla değil insana yakışmayanın tekzibi ve bertaraf edilmesiyle, yani hücumla, yani aksiyonla mümkün olacağını anlar ve artık mısraları daha keskin, betimlemeleri daha nokta hedefli hale bürünür:

Hayat denilen kumar öyle bir hal aldı ki
Hep yeki arar oldu hileli zarlar beyim
Gurur namert önünde öyle naçar kaldı ki
Konuşsan suç sayarlar, sussan kızarlar beyim

Meğer güneş ısıtmaz, yağmur hiç ıslatmazmış
Meğer onur riyakar, gurur hacıyatmazmış

Mertlik usule uygun yalan bir hismiş meğer
Namus bire beş veren ucuz bahismiş meğer

Umudun boynundayken vefasızlık kemendi
Yıkılmak üzereymiş sevdanın harap bendi

***

Tam bu noktada şu tespiti yapalım. Malum, Attila İlhan son dönem Türk edebiyatının aksakalı. Ve o Attila İlhan bu çok yönlü aydın karakterini ve geniş ilmini şairlikle de süslemiş ender insanlarımızdan. Kendisini takip edenlerin de iyi bileceği şekliyle Attila İlhan çok iyi bir “serbestçi” idi. Ama bunun temelini araştırdığınızda onun hece ve aruz şiirine olan hâkimiyetini de rahatlıkla fark edebilirdiniz. Zaten kendisine bunu soranlara da Attila İlhan’ın verdiği yanıt hep aynı olmuştur.

“Serbest şiir, ölçü şiirini bilmeden yazılamaz”

İşte Yavuz Doğan’a belki gelebilecek en büyük eleştiri oklarından birisi de “Kardeşim, bu ne böyle hep hece, hep hece. Yok mu şöyle rahat rahat okuyabileceğimiz bir şiir kendimizce?” şeklinde savrulabilir. Ama o noktada Yavuz Doğan’ın kitabında yer verdiği serbest örnekler eleştiri oklarını daha savrulmadan yayında bırakır:

Unutmadım yok hayır, karıştırdım sadece
Belli ki yara aldım
Aşk isimli kurşunla
Güvertem kırık dökük
Sessizce batıyorum

Siz değilsiniz, hayır! Özlenen tek şey gece
Ben sadece azaldım
Üç adım, bir arşınla
Gün soğuk, boynum bükük
Hâlâ anlatıyorum

Ve dikkat edin, şu edebiyat ulemasının asonans, aliterasyon diye ağızlarını şapırdata şapırdata dillendirdiği sanatlar nasıl gizlice gömülmüş bu serbest dizelere. Yani demek ki neymiş; şiiri bilen yazacak, bilmeyen de elinde tespihle gidip lokalinde elli bir oynayacak, emekli ikramiyesiyle borsaya açılacakmış.

Filan.

***

Devam edelim.

Eskilerin sıla-i rahim dedikleri bir ukdesi var. Ve o sıla-i rahim kompozisyonunun değişmez başrolünü tarih boyunca genelde hep anneler alır. İşte bu noktada da babasını yıllar önce yitirmiş Yavuz Doğan’ın anne seslenişi tabii ki çok duygu yüklü ve dikkat çekici olacaktır:

Ana, sana ne söylesem eksik kalacak bilirim
“Bir derdim var ana” desem, gözün dalacak bilirim

Anne derdi gibi yok. Anne yüreği kadar da hiçbir yürek âdem evladını düşünmez. O yüzdendir ki ondan gayrısı yalan ağlar. Elli değil, yüz değil, bilmem kaç trilyonda bir oranında bile olsa minikleştirilmiş ilahi merhamet çekirdeği beşer için en konsantre haliyle anne yüreğinde şifrelidir.

Yine de insanın içinde kendini taze tutmaya mecbur hissettiği bir ‘yâr derdi’ de “beliğ” dediği o günden beridir hüviyetinde kâim. Hatta o yâr hasreti ‘içerilere’ öyle bir oturur ki, insanoğlu asırlar boyunca o “aşk” uğruna ne taklalar atmış, ne dümenlere girmiştir de belki çoğunun daha adı bile konulmamıştır. İşte Yavuz Doğan’ın şiirinde de bu beşerî aşk tasavvuru, hem ak, hem de kara tarafından hücre hücre dillendirilir. Bu dillendirmeden artık melankoliyi de tadarsınız, neşeyi de, arabeski de. İleri düşünürseniz felsefeye girer, daha ileride de -köprüden önceki son çıkışı kaçırmamak kaydıyla- taa yaradılışa ve bezm-i elestteki yakınlık bahsine kadar tırmanırsınız.

Bakın bunlar o “sevdaluk” denen şeylerin nispeten ak hallerinden örnekler:

Var olduğun her yer cennet, yokluğun akla ziyandır
Bakışların Kız Kulesi, gamzelerin Aşiyan’dır

Seni senden uzakta nasıl özlediğimi
Söylemeye gelmiştim ve şimdi gidiyorum

Gözlerinden efkarı okumak için değil
Kirpiklerine aşkı yazmak için gelmiştim
Gökyüzüne siyahı dokumak için değil
Hasretin mezarını kazmak için gelmiştim

Nasıl anlatayım yar, bakışlarını senin?
Aşk isimli takvimin miladıdır gözlerin
Sağanaklar altında verilmiş bir busenin
Dudakları kavuran muradıdır gözlerin

Yanacak asmaları Babil’in birer birer
Gözlerindeki sırra değdiği zaman güneş
Görsünler bir gülüşe kaç ömür, kaç can girer
Boynunu gülüşüne eğdiği zaman güneş

Oysa ben, sen bakınca gün doğacak bilirdim
Ellerim üşümezdi sana dokunduğum an
Oysa ben, gittiğin yer ölüm olsa gelirdim
Nefesini duyduğum anda dururdu zaman

***

Bunlar da “karadan daha kara” ince sızı hallerinden… Her biri neredeyse çerçevelik:

Az öncesidir tarih, sonrası hüzün biraz
Kime gönlümü açsam kapısı kırık sanır
Az ötesidir umut, fazlası yüzün biraz
Kime anlatsam seni, efkarımdan usanır

Hüsranı gösterirken sevdanın pusulası
İsmin kaldı sadece duydukça susulası

Sen de aldırma artık, yaşadığımı unut
Say ki her mevsim hazan, her yeni gün gecedir
Nasılsa sen gideli, ne aşk kaldı, ne umut
Yarısı unutulmuş bir şarkıyım nicedir

Bakma ardına canan, bıraktığın yer aynı
Gözlerime gömdüğün yağmur, nilüfer aynı

Boş ver hasret şehrine sürsün yasaklar beni
Boş ver karanlık gece göğsünde saklar beni

***

Burada, temanın ağırlığını kaldırmak için her ne kadar uzun vezinler seçilmiş gibi görünse de aslında bu bir tercihtir ve Yavuz Doğan, meramını uzun ölçü üzerinden daha iyi anlattığına inanır. Ancak kafası attığı zamanlar başka değişik ölçüler de onun kaleminden damlamaya hazırdır. Hem de en mavzerlik haliyle:

Ağlasam düşecektin
Sustum, tutunuyorsun
Ellerin soğuk, neden?
Üşüyor gözyaşlarım

Nasıl da içine çekiyor gece
Maziden hatıra kalan kokunu
Nasıl da içime ekiyor gece
Güllerin kıblesi yalan kokunu

Şu son dörtlüğe özellikle bakın. Ey edebiyatı bildiğini zanneden ama ramazan davulcusunun manisini tahlilden başka bir naneden anlamayan edebiyat uleması! Sadece şu koşma örneğinde bile neler var neler, idrakinde misiniz?

A, bir de aruzcu geçinen köprü altı takımı vardır ki bu yazıda onları pek nallayamadık. Bu şakülü kırık tipler öyle enteresanlar ki öncelikle kendilerine dolambaçlı yollardan nam almayı adet edinirler. Sonra hiçbir cacık yazmadan duayen olur ve derede tepede şiir münekkitliği, edebiyat zombiliği filan yaparlar. İçlerinde şüphesiz bu işe gönlünü adamış olanları da vardır ama onlar da sadece bir araştırmacı gözüyle olaya bakıp şair olmadıklarını ısrarla vurgularlar. Yine de arazi geniş, otlak büyük olduğundan bu edebiyat kabızları için aruz sahası otlanmaya pek elverişlidir.

Onlar otlayadursun, bakın Yavuz Doğan o işin bayrağını en dalgalı haliyle Everest’in tepesine nasıl dikiyor?

Aruz görün!

En ağır dert senle sensiz günlerimken nazlı yar
Bil ki sensiz her günüm boş, sürgünümdür her diyar

***

Son olarak…

Hep diyoruz, şair adam önce içini dolduracak. İçini doldurmadan piyasaya salınırsa işte yukarıda sıkça bahsedilen ve mitozla bölünerek çoğalan kurdeşen tipler türer. Bütün yazıda anlatılmak istenen ana fikir uyarınca koskoca kitap çıkarıp içinden bir tane şiirini bulamadığınız bu Çernobil artıklarını sağlam bir okuyucu olarak edersek bizler imha edebiliriz. Yoksa hala Necip Fazıl, hala Nazım, hala Faruk Nafiz ile filan bu değirmen dönmez.

Tekraren, mesele içini doldurmak meselesi. İç olmayınca nereyi dolduracaksınız. Adam bakın o bilgelikle neler yazıyor, nerelere kadar girip çıkıyor:

Bazen asmalarından şarap süzen Babil’i
Bazen kardeş kanını içen Kabil’i gördüm
Bazen artık saçları dökülmüş Medusa’yı
Bazen Kızıldeniz’i bölmüş Musa’yı gördüm

Resmî tarihe göre dünden bir sonraki gün
Yani yarına göre henüz yaşanmamış dün

Aynaya kurşun sıkan önce kendini vurur
Tenhada gebe kalan aydınlıkta doğurur

***

Yaza yaza yorulduk ama koskoca kitap 192 sayfa iken ben burada ‘bu kadarcık’ yazmışım çok mu? Kanımca tüm bu yazılanlar da, verilen örnekler de Yavuz Doğan’ı anlatmaya kâfi gelmez. Daha da yazardım ama neylersiniz ki “geline kalk oyna demişler, yerim dar” demiş. Siz iyisi mi bu kitabı bir şekilde edinin, beni de daha fazla yazmaktan kurtarın. Ve has edebiyatın gerçek ediplerce ne kalitede yapıldığını kendi gözlerinizle görün.

Nokta.

Onca yazdık, artık şu mısralar da müessirin göz hakkı olarak kayıtlara düşülüversin:

Belki hüznüm gölgesiyle bir meçhule sürür beni
Belki loş bir meyhanede bir sarhoş öksürür beni

Vesselam.

Barış Doğan 15 Şubat 2012

 

Share This:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>